18 Şubat 2012 Cumartesi

Aşk, Hakikat, Maşuk’un Biricikliği

Aşk fetih işi değildir. Mecazî anlamda, maşuk’un, başkalarının gönüllerini kazanma anlamıyla bile öncelenen, hedeflenen bir fethediş, ele geçiriş, elde tutuş değildir.

Gönül kazanma istenci hakikî iletişimin, dert anlama ve anlatmanın, insanlıkta ve kardeşlikte uzlaşmanın, buluşmanın ifadesi, iradesidir.

Aşık itilme, kakılma, hor görülmeyi gönül kazanmaya yeğler. Hor görülmeyi, itilmeyi yeğleme gönül kazanmayı reddetme değil aşma işidir.

Hor görülme hoyratça ve hoyratlıkla değil hakikatlilikle ve başkalarının onayından geçmişlikle ve geçmişlikten yeğlenir.

Eskiden ”Hakikat Aşığı” diye bir kavram vardı. Aşık ve Maşuk'un fanîliğinde, aşkın sonsuzluğunda maşukdaki maşuktan yani aşkdan vazgeçmemede bir ayrımı yaşamış, duvarla yüzleşmiş kişi.

Maşuk'un geçiciliğinde, insanlardan bir insan ama biricik insanlığında, gelip geçen aşkların çoğulluğunu aşk geleneğinin emanetçiliğinde birleyiş, tekilleyişte durmayan insan. Aşkta hakikati, hakikatte aşkı unutmamış, hale entellektüel bir mesafe koyabilmiş ama yangının (halâ) içinde kalmış insan. Gemisini terketmememiş, terketmeyecek bir kaptanın fare gönlüyle devleşişi. Başkalarının varlığını ve yokluğunu kendi varlığı ve yokluğu, kendisi için varlık ve yoklukla tartmayan, tartmayacak kişi.

Öznel ”Yalnız O!”yu ”Benim İçin Yalnız O” diyebilmeye, öznelerarasılığına dönüştürmüş rüyâda ve hakikattte hakikatli olabilmeye geçmiş insan. ”Yalnız O!” sadece benim için olduğunda, hem sevilenlerin çoğulluğu, yokluğu, yoklaşması hem de aşkın sadakat işi olduğu vurgulanmakta, evrenselliğinde görelileştirilmekte, göreliliğinde evrenselleştirilmekte.

Maşuk’u ”Yalnız O” bilen, onun şahitliğinden çok bakışını, hatta ezici bakışını kavramayı, hissetmeyi önceler. Onaylanma hale şahitlerden, ”Aman hakikatli yar olsa”lardan, insafa ulaşması mümkün ve hayalde asla insafa kapatılmaması gereken dönüşebilecek, ara verebilecek zalimliklerden gelir gelse gelse.

Öbür Dünyayı Umursamama dahi sanıldığı gibi başkalarına aldırmazlıktan gelmez. Aldırmazlıktan geldiğinde cahil işi olur. Tersine, yaptıklarının, ettiklerinin, duruşunun sonuçlarını kabullenmişlikten, yaptığını yapması gerektiği için yapmışlıktan, hakettiği ihtiyacını aştığındaki kanaatkâr duruşundan gelir.

Başkalarına aldırma başkalarının varlığını kavramada kendini kavramaya kapı açar. Umursamazlık şahsiyetsizlik ile sonuçlanır. Kendisini ”kurmuş”, temellendirmiş insan, şahıs, kişi kendi sorumluluk ve emeğiyle halâ şekillendirilebilecek, şekillendirilmekte olan "kısım"ın sorumluluğundan bakar. Dil, kalıplar, toplumsallaşma süreçleri insanı aşar, insan sadece kendi gelişim genetiği ile ele alınırsa. İnsanda insanın öncesi ve sonrasından bir şeyler, yani kendisini "aşan" çok şey vardır.

Aşık, saplantısında dahi mütecaviz değil de aşık ise, insanlaşma yolunda oluşu ve bu yolda kalışı ile alakalıdır.
Olan biten ile olan bitenin algılanması arasındaki fark, oluşan boşluk hakikaten olan ile, anlaşılan algılanan, şahidi olunan arasındaki farkı görür. Karşı tarafın bakışı ile olan bitene, olacak biteceğe ve dünyanın anlamına, toplam anlamına bakamayacak oluşumuzu kabullenişimiz, üçüncü şahıslara, gelmekte olana, oluşacak olana hakikatliliktendir. Hakikate hakikatliliği şimdilik mevzubahis etmezsek!

"Maşuk bana şöyle bakar, anladım ve amenna". Ancak başkalarına zulüme de dönüşebilir bu. Haksızlıklara da. Hakikat kararmalarına da. Aşık, maşuk'un bakışında bir insanı öznelliği ile de tanır, cevaplar, onaylar. Bu onaylamışlıkta, tanımışlıkta diğerlerinin varlığı ve olanların olmuşluklarının öznelliğin ötesindeki olası ve olan farklılıklarından dolayı da elştiri, mesafe ve kuşkuyla karşılar.

Kuşku sadakatin, daha geniş bir gerçekliğin ve hakikatin alanından geldiğinde? İnsan oluşunu duruşunu, görüşünü, önemsediğini de göreliliği içerisinde yakalama çabasına girer.

Hakikatle alâkamız yalnız aşkla değil, önceliklerimiz, hakkani ve temellendirici öznelliklerimiz içinde yalnız olmadığımızı kavramamız aşık ve maşuk arasındaki ilişkinin, hukukun asimetrisinde kendisini kolaylıkla ifşa/deklare ediyor.

Hakikat bizim için hep bir yerden, duruştan, hapsolmadan, çivilenmişlikten görülse ve yoruma açık olsa da, bizim yorumladığımız ve kavradığımız, kendimizle ilgili kararların kozmolojik uzanımlarına hakim olamamamızdan gelen kararlarımızın iyiliği konusundaki tevazumuz bile ister ”ilahi bakış”ı  öngörsün ister meselenin hakikatini: Kendisine hakikati şahit tutar, kendisine hakikati şahit bulur. ”Konuşacak ve konuşmayacak hakikat” anlayışları da bir yerde buluşur: Konuşmasına ve bizi savunmasına çağrı yapmayacağımız Hakikat’te. Haketmediğimiz ceza değil de, haketmediğimiz mükafaat olduğunda sorun, hukuk ile ahlâkın dengelendiği bir insanî duruşla buluşuruz. Şizofren, patolojik, psikopatik sorumluluk duyguları değildir söz konusu olan. Peşinen affetmişlikten konuşan ve tarihi adaletine, insanlığına, dayanışmasına çekmeye çalışan ama çekiştirmeyen bir kararlılık, sorumluluk, dinamik tarihsellik.

İlahî aşktaki ”Yalnız O!” hem öznel, hem öznelerarası hem de nesnel ”Yalnız O!” iddiasını taşır. Nesnellik antinomilerin eleştirisine getirir ve nesnel iddiadan çok bir sezgi, inanç olarak kendisini gösterir. Hakkanî ve hakikatli aşık’ın düşüncesi ”Yalnız O!” dese de demese de ”Yalnız O!”yu içerir, içerebilir.

Hakikat aşığı ile sıradan Aşık’ın ortak yanı karşılıksızlık kapısından geçişleri, geçmişlikleridir. Hakikatlilik konunun adaletiyle buluşmuşluktan gelir.

Arz eyleriz gündüz hayalimizden, gece düşümüzden. Tutkun arkadaşların yanı başından.


(Zaman yetmedi, düzeltilmedi)

29 Kasım 2011 Salı

Bir İntihal Daha Var: Nohutlu Güllaç

Bu yerdenbitme adam karşısında hangi karizma ezilmez, süklüm püklüm gezmez yav.

Memleketin en yakışıklı adamlarından birisi de bu velet.

Verdiğine de her birşeyi veriyo Mabud.

Güllaçgöbeğin resmi çalıntıdır. İzinsizdir. Yazı da onun karşısında çatırrr çatır çatlayanların fikirlerini intihaldir:)

Kariyer kapılarım açılır artık, işi öğrendik:)

22 Kasım 2011 Salı

Kenardan Geçmek

Kalp kenardadır.

Tevazu kenardan geçer.

"Aşk nerededir?" diyen, aşık görmemiştir hiç.

Gözü kenara ilişmemiştir.

Kenardan geçmek yolgeçen hanı yapmamaktır, yol etmemektir verimli toprağı, çiçeğe duran ağacı. Kapışmaya bulaşmamaktır.

Başkalarına bırakmak? Ne münasabet? Ancak bir ana çocuğunun bölünmesini, ortadan ikiye ayrılmasını göze almaz. Mesnevîyi okumayan bari Kafkas Tebeşir Dairesi'ni seyretmeyi akletse.

Kenardan geçme bazan sömürgeci tavrı reddetmedir, bazan bir balonu ufukta kaybolarak söndürme.

Sessiz, kimsesiz.

13 Kasım 2011 Pazar

Umutsuz

İnsanların umutlarını yitirmeleri, gelecek için çabalamaları, sabretmeleri, didinmelerinde de bir sönüş gibi görünse de, her zaman için öyle değil.

Ne yapsam nafile deyiş, bir insan ömründen hayatı okumaya çalışma işi de. Başkalarının tecrübesinden edinilen ezberden daha farklı bir yol izleyerek hakikatini bulan, kendisini sınayan bir duruş da umutsuzluk.

Umutsuz, ne yapsam boşuna der, ama, yine de der, teslim olmaz. Teslim olunmayacağa teslim olmaz. Elinden geleni yaparak yenilmek, çaresiz kalmak ister.

Sabun köpüğü gibi bir umuttan, hayatla sınanan, ama ufku insanlığın ufkuna dönüşememiş insanın karamsar emektarlığı daha umut verici. Aslolan gayreti, emeği hedefin garanti edilebilirliği üzerinden devreye sokmamak. Faal, düşünceli, sorumlu, sevecen, eleştirel, hoşgörülü, titiz olmayı gelecek tasarımının gerçekleşebilirliği üzerinden iç pazarlığa mevzu etmedikçe insan vasrın umutlu ya da umutsuz olsun.

Dünyadaki hayatımız kırıllgan bir zeminde, kaygan bir yolda ilerliyor. Umut ya da umutsuzluk bir çok anlamıyla, bir çok biçimiyle ve farklı farklı ahlaklarıyla karşımıza çıkıyorlar.

Karamsarlığın hayatı yutan, çevre hayatları söndüren bir karadeliğe dönüşmesi ise etraftaki hayatın, hayatların insanlara umut verememesi, bir ortaklık, dayanışma, anlaşılma, onaylanma, kabullenilme süreçlerinin işlememesi ile alâkalı.

İç karartıcı, egoist ve sığ iyimserliklerin dengelenmesinden farklı bir şey değil karamsar ideolojinin, karamsar ezberin hakikate çarpılması.

Hayatın bin bir halinin, insanın faniliğinde, herkesle ortak imkan ve imkansızlıklarımızda anlaşılır kılınması, herkes gibi insan, her hangi bir yerdeki insan olduğumuzu öğrenmemiz, paylaşmamız yeterli değil. Bunu hayata bakış, hayatlanma, yaşama gelenekleriyle, perspektifleriyle, ufuklarıyla da buluşturmamız gerek. İnsan oluşun nesiller içi olduğu kadar nesiller arası bir çaba olması, explicit tarih bilinciyle değil, yaşama sevinciyle, hayat tarzıyla aktarılmakak durumunda. Hiç bir yalnız neslin kendi başına çözemeyeceği bir sorun çözüm ve bakış tarzı geleneğinin eleştirel aktarımda olmasıyla mümkün.

İnsanın faniliği üzerine dayalı karamsarlık toplumsal dayanışmayla, toplumsal dayanışmanın bazı kurumsallaşmış halleriyle karşılanır. Ancak insan gene de fanidir. İnsan gene de kötü bir anlamı olmasa da, son tahlilde yalnızlıktır. İnsanî yalnızlık kötü bir şey de değildir. Sorumluluk, özgürlük bu yalnızlığın ifadeleridir. Yalnızlığın cehenneme dönüşmesinin önündeki engel de dayanışmadır.

İnsanlar bir birlerini unutabilir. İnsanlar kendilerini dahi unutabiliriler. Ne çaresizlik kötüdür tek başına, ne de her şeye bir çare bulunabileceği gayretliliği. Mesele, işe gelmeyecek sonuçlara katlanabilmektedir.

İnsanlık dünyasında umut dibe vurmuşsa yalnız aşk değil, insanlık da dibe vurmaktadır, bunun bireylerin umut umtsuzluk tecrübeleriyle alâkası yoktur.

Gayrısafi milli hasıladaki artışa inandırmak gibi şeyler değildir umut vermek. İnsanca bir hayat yaşıyabileceğine, bir değer taşıyacağına ve taşıdığına inandırmaktır insanı.

İkna edici bir söylem aramak, umudun ikna odalarını kurmak, ütopyasını iyi pazarlamak değildir yapılması gereken: Başkalarıyla birlikte hayatı hayat olarak görmektir, öncesi ve sonrası olan. Bizden çncesi ve sonrası olan bir zincirde özgürleşebilmektir.

Hayat can yakar. Hayat yürek hoplatır. Hayat iyi kokar. Kötü kokar.

Hayat güzel de şu işkencehaneden hiç çıkamayacağım gibi geliyor demişti bir arkadaşım. En kötüsünün başkalarına değil, bize gelmesini isterdik eskiden. Elimizdekinden, ayrıcalıktan utanmak istemezdik.

Kırıntıdan da güzel aş yapılır. gerisi biraz zevk sorunu. Elindekini çarçur eden gene sizin kapınızı çalar, elinizdekine göz koyar.

Elinizdeki ne olursa olsun, ama sizde biraz ihtimam olsun.

4 Ekim 2011 Salı

İnsan Aşkla Sınanır mı?

İnsan aşkla sınanır mı?

İnsan neyle sınanmaz ki? İnsan sınanmamakla bile sınanır! İnsan sınandıkça sınırlarını bulur, kendisine ve hayata nasıl bakılacağını bulur. İçinden başarıyla çıkılmış sınanma, varsa, ders çıkarılmış bir sınanmadır. Başarıyla içinden çıkılabilecek bir sınanma yoktur, bir başka anlamıyla.

Aşkla kazandığımız nedir?

Aşkta kendimizi kazanıyoruz belki. Ele geçirdiğimiz, geçiremediğimiz üzerinden düşünmüyorsak. Aşk, başkasının varlığını, önceliğini, onun açısından kendimize bakışı edinme imkanına açılmanın kapısı. Aşk toplumsallaşma olayının dışında düşünülemez!

Maşuk’u ele geçirme?

Sömürgeci bir eylem. Maşuk razı bile olsa, dünya razı değil diyelim: Dünyayı dümdüz etmeyi göze alan aşık değildir.

Maşuk da razı değilse?

Egoist, vandal, yağmacı olur kapıya dayanan, en hafif ifadeleri ile.

Aşk nasıl başlıyor? Hem şıpsevdiliği yeriyorsunuz, hatta ”insan bir insanı ya sever ya sevmez ömrü boyunca” diyorsunuz neredeyse, hem de ”aşık olun!” diyorsunuz?

Aşık olun, olabiliyorsanız! Aşk bir kapasite işi, emek işi, terbiye işi. Aşık, eskidiği iddia edilen kültürümüzde babayiğitlerden, ariflerden önde gelebilirdi…

Eskimedi mi?

Halt etmişler! Tabii ki eskimedi, eskimez. Bu dönem bir parantezdir. Eski tekrarlanacak anlamında değil, insanî hayatın hakikati ve hikmetine açıklık eskimez. Kitle kültürüne tapınanlar halt ediyorlar! İnsanın yetişmesi, nesilden nesile aktarım kanalları teşhirci bir telif ve eleştiri kültürüne gündelikçilik ile sağlanacak değil.

Madem maşuk ile karşılaşmadan aşık olunabiliyor maşuk’un rol ne?

Öyle bir şey demedim, ama, evet bu da söz konusu edilebilir (bugüne) eleştirel bir tavırdan.

Aşk nasıl başlıyor?

İnsan olmakla başlıyor!

"Aşık ol!" demek "insan ol!" demek yani?

Aynen!

Maşukta aşkı öğrenmiyorsak neyi öğreniyoruz?

Maşukun karşısına zaten aşık olarak çıkıyoruz. Aşık doğmaktan da bahsedebilirim ancak kelime anlamıyla ele alırsak aşık doğulmaz, yetişme işidir aşk da. Kavramıyla, kültürüyle, ihtimamıyla, bakışıyla, geleneğiyle, geçmiş tecrübeyle. Maşuk sayesinde kendimize bir başkasının gözüyle bakabiliyoruz. Sömürgeci bakıştan dagörülüyoruz ancak aşkta bir gönüllülük var öncelikle, bir de itiraz yok, itiraz öncelikli değil, ”hayır ben öyle değilim!” öncelikli değil, karşı tarafın ihtiyacı, duruşu, dünyasından bize bakışı olmasa da her daim, dünyaya bakışı kapıyoruz. Sömürgeci bakış doğrudan bir itiraz olarak gelecek tasarımımızı sunmamıza neden oluyor. Maşukun eşyaya, dünyaya, hayata, bana, bize bakışından bir bakışı, dünyayı yakalama halinde oluyoruz. Başkası şekilleniyor.

Neden Sartrenin ele aldığı sömürgeleştirerek bakan (algısal/duyusal) bakış değil de, maşukla çok az bir kısmı algısal olan bakış başkasına geçiş oluşturuyor?

Sartre çok önemli bir açılım yapıyor, rakip olması gereken bir bakış sunmuyorum. Fenomenolojinin tüm imkanlarını da bir kenara bırakarak konuşursak: Aşkta karşı tarafın benden talep ettiği, benden istediği, ihtiyacı, bakışı, anlayışı öne çıkıyor. Yanlış anlıyor, doğru anlıyor beni ama onun istediği talep ettiği olma, en azından ona cevap verme arzusunu duyuyorum. Bu itirazsız, ”hayır ben o değilim!”siz bir olay değil ki?

Sömürgeciyi öncelemiyoruz, ama maşuku önceliyoruz?

Evet. Ayakları yere sağlam basan aşık sömürgeciye de adam gibi bakabilir, sömürgeciliğine değil, unutulmuş kaynamış gitmiş başkalarının göremediği insanî yanlarına. Adam gibi bir bakış , insanî olanı uyandırabilir bazan, ama konunun dışında bırakalım. Bakan zaten bizim isteğimiz dieğimiz dışında bakıyor. O zaten karşımızda, ensemizde. Maşuk bize baksın istiyoruz.

Bakmasın da istediğimiz oluyor?

Mahcup aşık. Çalışan aşık, pasaklı aşık, fakir aşık, hasta aşık, mütevazı aşık, meşgul aşık, mesafeli aşık. Bakmasın, farketmesin isteği istediğimiz gibi görünemeyeceğimiz de olsa bazan, bazan ben o değilimden de olsa, sömürgeci karşısına çıkış değil.

Maşuk sömürgeci olamaz mı?

Aşık da sömürgeci olamaz mı? Herkes olur. Herkes ölür.

Maşukun öncelenmesinin önemi ne?

Bir başkası sana boyun eğdirmiyor. Sen selam veriyorsun. ”Arzun olur!” diyorsun. Fazla naz aşık usandırır doğru ama, naz’ın da sevimlisi sevimli geleni vardır. Bunlar da konu dışı. Maşuk, kendini zorlamaz, kaçmaya heveslidir çoğu kez. Haberi bile olmayabilir.

Aşıklar tavuskuşları gibi dolaşmıyor mu?

Gereksiz yerlerde kanat açıyorlar belki. Nükteli bir oyun da hayat oyunları, acıklı ve ölümcül bir burukluk işi değil. Teatral hiç değil. Tiyatrosu olsa fena olmaz ama. Aşık susmasını, konuşuyormuş gibi yapmasını bilir, öğrenir, öğretir. Bunlar önemli değil. Önemli olan aşığın ötekine verdiği önem.

Burada bir kapanma, takılma yok mu?

Var tabii. Ölçü kaçtı mı, plâk takıldı mı hakikatten kopuş da başlayabilir. Bir ölçüye kadar olması gerekendir üzerine eğilme, kapanma, ama.

Önünüze geleni sevin demeyişiniz bu yüzden mi?

Sevebiliyorsanız celladınız bile sevin. Bunu insanlık macerasının başında yaparsanız naif bir insanın anlaşılır ya da anlaşılamaz bir hareketi olarak görürler, bir arif yaparsa anlamaya çalışıp en azından işin hazır bir izahını ödünç alırlar.

Maşuk şart değil, dost yeterli. Ahbab yeterli. Maşuk dersiniz sömürge valisidir, karaktersizin tekidir. Dost dersiniz hem karşısındakini önceler hem de bunu nasıl yaptığını öğretiverir.

Maşuk sadece bir simge. Aşık abartsın. Maşuk kaderini fazla zorlamasın.

Zorlarsa ne olur?

Fazla şişen her şey patlar. Aşkı da fazla şişirmemek lazım. Aşk büyüktür ama her aşk o kadar büyük ve mucizevî gelmeyebilir dışardan bakana. Aşkın büyüklüğü gönüllülüğü, özverisi, ihtimamı, önceleyişi ve benzeri özelliklerindedir. Saplantıyı aşkla karıştırmamak için aşkın özgürleştirici yanlarını da görmek gerekir.

Yakan, eriten yanlarını da?

Tek başına sorunlu olabilecek olan bir bütünün diyalektiğinde farklı anlam ilişkileri, alâkaları kazanır

İnsan olmayı ”kimden” öğrendiniz?

Bir danadan, galiba! Birimiz evin, ötekimiz bahçenin bebeğiydik. İlk karşılaşmamızda birbirimizi inceledik. Sonraları da birbirimizi aradık. Farklı su içtiğimizi, farklı sevindiğimizi, annelerimizin hayata farklı yaklaştıklarını erken öğrendik. Su çeşmeden akmazsa ben içmiyordum. Çeşme açık olunca yalaktan o içemiyordu. Birbirimize yiyecek ikram edemiyorduk. O daha hızlı büyüyordu. Kıç atarak seviniyordu dışarı bıraktıklarında ona yetişemiyordum. Ama epeyce anlaşıyorduk. İlk arkadaşımdı. Daha kendi dillerimize hakim olamasak bile epeyce anlaşıyorduk. Herkes fizikî olarak kendisini dörtayaklılardan ayırt edebilir. Biz dünyalarımızın farkını ayırt etmeye başlamıştık. Sohbetlerimiz ve birbirimizin işlerine merakımızdan ne onun annesi memnundu, ne de anneannemlerin bahçesinde iş güçleri bizim için aksayan insanların. Satıldı sanırım. Musluk açıp yalağa su doldurmayı ona yardım için öğrendim. Bir kere becerebildim. Bir kaç kere suya düştüm, üstüm başım battı, kızılası bir şey olduğunu öğrendim, bir keresinde de çeşmenin kaidesi üzerime düştü, pres gibi, ölmedim, biraz ezilsem de kaçabildim. Kaide unufak oldu. Halâ durur çimentoyla yamanmış haliyle. Dana Kardeş kendisi yüzünden olduğunu düşünmüştü, bakışlarını unutmam imkânsız.

Hafıza bağlamla mı alakalanıyor?

Hayır sorumlulukla. Sorumsuzlarda hafıza sıfırdır! Ama en kötüsü geçmişi çıkarlarına göre yazanlardır.

Siz aşık mısınız?

Adam kıtlığında evet! Klasik anlamıyla sanırım hayır. Öncelikle dünya zor, kültürü yok, aşktan dem vuranlar aşksız, insan sabırsız, emeksiz, fersiz.

Aşık yiğitti sizce yanılmıyorsam?

Aşık insandır. Memleketimden insan manzaralarındaki gibi. Hepsidir. Çoğul özelliklerin hepsinin bir insan olma talebine, çırpınmasına entegre olmasıdır. Uzak da durur, kapışır da. Rıza olmayacağı istemenin kötü olmasından değildir zaten. Meşru olmayanı talep etmemedendir. Olmayacak meşru ise, olmayacağı istersin. En azından ne isteneceğini göstermiş olursun. Zulme isyan meşrudur. Bazan hakikate bile isyan meşrudur. Hakikatin hakiki olduğuna itiraz başka, olanın adil olmadığını haykırmak başka.

Aşığa korkak, sünepe, haz düşkünü de diyorlar. Gökten ateşi çalan da.

Aşıklıkta ne hikmet var?

Hikmetini sormuyorsun sevgili birşeylerin. Selamlıyorsun. Ve yoluna gidiyorsun.

Sizi sizin onu sevebileceğinden çok seven birisi oldu mu?

Özel hayat der cevap vermezdim ama, şöyle bir şey söyleyelim: Eğer bir insan başkalarından çok sevebilseydi, başkalarının hatalarının peşine düşmezdi. Karşısındakilerin işleri daha kolay olurdu. Başkaları ondan çok sevebilseydi, çok sevebilenlerin sorumlulukları daha ağır olurdu, vah onlaralık bir durum yani.

Özel soru yok?

Olsun ama, çöp tenekelerinden beslenmeye karar vermiş her kedi gibi önümüze döktüklerinin hesabını sormalarından da hoşlanmıyorum insanların. Biz zaten çöplüğkte ne ikram ediliyorsa, ne varsa, önümüze ne döktülerse onu kapışıyoruz diğer kedilerle.