Hayat Dünyamız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Dünyamız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2021 Perşembe

Aşk Var mı Hakikaten?

Aşkı yazmak, ilerde zaman bulursam aşkın fenomenolojisini inşa etmek için kurdum bu siteyi kurmasına ama aşk var mı yok mu, varlığı yokluğu fark eder mi noktasına geldim. 

Birileri aşk üzerine konuşsa kızıyorum, 'ne bu ya?' dediğim oluyor ara sıra.

Aşk yok belki ama, aşıklar var.

Aşk saplantılı hal de değildi benim gözümde. Aşka saplanılır, evet, ama, saplantılı olunduğundan değil, bir söz verildiğinden. Explicit, dışa vurulmuş, ifade edilmiş anlamıyla değil bu; implicit olandan da öte. İfade edilmiş halinden derin, etle kemikle, sinirle, kalple, aka kanla, uykuyla, rüyayla, hayalle, düşle sarmalanmış, kaynaşmış bir söz. 

Aşk karakter sahibi insan ister, evet. Sağlam bir kişiliği bile çözebilir, yerle yeksan edebilir o ayrı mesele. ancak bu aşk bizim var olduğunu sandığımız, incelttiğimiz, tasvir ettiğimiz, olması gerektiği gibi değil olduğu gibi yaklaştığımız aşk mı, aşk kavrayışlarımızdan birisi mi?

Aşk delilik ister evet, akıllıyı da deli eder, ediyor muhakkak, edebiliyor, edebilir. Bu delilik aklı başındalık, stabilite, kişilik de istiyor, her hangi bir delilik de değil yani. Kurulmuş, yapılanmış bir kişiliğin olmamış gibi değil, olmuş gibi dağıtılması, salıverilmesi, tahakkümünün sınırlarının dışına çıkılması, bir anlamıyla eleştirel bir çıkış, terk, veda, transendens, aşma, aşmışlık...

Aşık var. İşine/faaliyetine de aşıklık, istidadına da aşıklık istidadı diyoruz, evet. Burada söz konusu olan aşk mı, aşk istenci mi, aşkı var etme gayreti mi?

Aşık Edebiyatımız maşuka pek yüklenmez. Aşık için talepkârdık, aşıktan talepteyiz. Oysa aşık talip, aşka talip, maşuka da talip belki ilk başta. Satılana kadar, aklı başına gelene kadar, çoğu kez de mudarasız.

Divan Şiirinde maşuk bazan adeta haspa, işveli, flörtöz, narsist. Aşık maşuku ikna, kazanma derdinde de değil, kendini sınama, kazanma, varlık ve yokluğun dibine inme peşinde. Bu sıradan, antientellektüel bir iş de değil. Maşukun kelebeksi karakterlendirilmesi de sığ, önyargılı bir pejmürdelik değil.

Baştan itibaren ifade etmiştim: Hiç değilse Edebî Aşık maşuk karşısında boyun eğer, maşuku selamlar, onun 'sömürgeci' gözüyle kendisine bakar, başka türlü bir kendisini keşfe çıkar...

Aşıklık Tasarımı ciddi bir tasarım, kavram ciddi bir kavram, fenomenolojisi daha kolay, aşıklık yaşantısı var. Diyalektik denilmeyecek anlamlarda tutarlılıklar, dümdüzlükler yazılabilir, kendini ve kendiliğini çözme işleri bir transendens olarak kavranabilir belki. Aşk'ın ise çok daha zor. Kavranışı daha soyut, beklentisel. Zıddı ile çeşitli farklı düzeylerde iç içe. Diyalektiği çetrefilli bir diyalektik, eğer aşkı var sayacaksak, varolmayan yanlarını yontmadan, noema-noesis meselesiyle de kavramlaşabilirliğini geçici olarak sınayarak.

Bir çeşit sosyalpsikolojisi var işin, etiği var, son zamanlarda kabul ettiğim üzre hukuku bile var.

Çok disiplinli bir çalışma zırvasını kast etmiyorum edebiyatımızın en kolay anlatılmış, en karmaşık mevzuuna.

Cahiller aşk yok dese kızıyorum, aklı başındalar, hayatı derinliğine yaşamışlar öyle dese seviniyorum. Kader kavramı gibi. Cahilerin var sayması, sayarken ne saydıkları bazan insanı çıldırtıyor. Bir hayat tecrübesinin vücutlanmıştığında bir kaderin adeta parmakla işaret edildiğini görüveriyorsun. Tanpınar'daki bir hikayesi olan adam kavramı bu alanda geçerli, vurgulamış olayım.

Büyük Aşklar yok belki, Büyük Aşıklar var. Bir çok anlamda, hepsi de geçerli anlamlarında.

Küçük Aşklar var görünüyor. Bunun öznelerine de aşık denmez. Yani ben demem.

Gözyaşı ve Kederden çok şahsiyet, sözüne sadakat, kendine sadakat, fedakarlık, mazbut ve sağlam karakter, cömertlik, dayanıklılık, derin bir toplumsallaşmanın dışavurumları karşımıza çıkıyor, ömrümüzde Aşık denilen bir özne görmüşsek. (Görmeyenler çoğunluktadır, ezbere konuşan konuşana). Yiğit insan istiyor bu yol diyeceğim şimdi, yiğit insan gören var mı, görüp de hayatı burnundan getirmemiş olan? Ezber yine bir başka ezberle açıklanır hep. Yiğitlik nedir onu da ele alalım zaman bulduğumuzda. Zor bir hayat projesi. Aşık yiğittir, ama yiğitliği de aşma, yenme durumundadır diyerek konuyu iyice karıştırayım.

Sonra devam ederiz.


(Online yazıldı, hiç okunmadı, düzeltilmedi)


13 Nisan 2012 Cuma

Merhamet!

Merhamet eyleme gözlerimin yaşına. Spinozanın derdi folklorümüzün de derdi. "Benden nefret et ama bana acıma!" üzerine versiyonlar ne acımayı, merhameti yerin dibine geçiriyor ne de nefrete methiye düzüyor.

Aşkım ve Gururum. Acınası bir sürüngen olarak görülme korkusu aşığın kabusu. Gözyaşı, keder, iç çekişi iyi, şerefli ve haysiyetli oluşun ifadesi olmak zorunda. Maşukun gözünde dilençi olmakta tasavvuf devreye giriyor. Kibirin kırılması, kendine daha yüksek bir noktadan, insanlıktan bakabilme vazifesini de ediniş. Garantisi ve diploması olmayan, becerilerini en ufak bir duraklama veya duraksamada yitirebilecek olan, yitirişlerin kayba değil tecrübeye dönüşebildiği bir dünya.

Merhametten Maraz Doğar. Yerli kapitalizmin sloganıydı, toplum mühendisliğinin sol ya da sağ tüm kanatlarının ortak şiarı. Haksız da değil bir yerde. Merhamet hukuku da devreden çıkarır görünür. Hatanın tekrarlanma riskine suçsuz ama günahlı ortak oluş olarak da biçimlenebilir. Merhametin yadsınması merhametsizliğe övgü olduğunda ahlakın ve hukukun affedebilirlikten başlatılması imkansız kılınır, haklılık acımasızlığa, tarih yazımı tarihin şaşmaz akışı önermesinin teraneleşmesine kadar gider.

Tarihin Şaşmaz Akışı diye bir şey, evet hakikaten vardır. Ne akışın ruhban sınıfını, ne ezbercilerini şakşakçılarını tanır. Praksis dışında bir eyleme düşünme tarzı dışında hiç bir duruşa, iyiniyetli tembelliğe, ezbere acımaz. Praksisin de durum değerlendirmelere, hükümde acelesizliğe, eylemede tevazu içinde olmak, zamanı ve hayatı zorlamama kaydıyla kararsız kalmamalara ihitiyacı vardır. Karar'ın tecrübe ve hatadan dönebilirlik kapılarını tanımaya ihtiyacı, yatkınlığı vardır. Ezber düzelmeye açıklık olma kaydıyla taşınır.

Teorik Antihümanizm OlarakAcımasızlık Kıyamet Mühendisliğidir. Kıyametlerinin arafı olduğunu düşünmemek, sorumlulukları hafifletici gerekçelere ölesiye sarılmak egoistlik de değildir. Günah keçisi oluşlara katlanabilen bir soyluluk, fedakarlık, diğerkâmlık hayatların bütünlüğü, hakikatin kapsayıcılığı ve geleceğin herkese açıklığı anlamında bir tarihin şaşmaz akışına teslim olur. Tarihin şaşmaz akışı, tarihin o an sahibi gibi olanları da sırtından atacaktır. Bu intikamcı bir duygu da değildir çoğu kez, herşeyin yerli yerine oturacağını, temellerini bulacağını, yanlışların bağdatlardan döneceğini bilen bir düşünce geleneğine çekiliştir. Zıtların birliği ile de alâkası var  ama, uzatmayalım.

Merhamet eden Açısından Merhametlilik ölçü, had, hudud biliştir. Merhamet bilmeyen durmayı bilmez, frensiz, dizginsiz arabasını duvara sürer. Ulaşılmaz uzaklıkta ya da iki adım ötede siste saklı duvara. Merhamet kararını değerlendirmenin, sonucu görmenin, insana ve insanlığa şans vermenin olduğu kadar tereddütün de işidir. Tereddüt bazan korkaktır, bazan cesaretin, hakikate açık durabilmenin, eyleme ile doğruluk, hakikat, yerindelik, adaletin anlamı ve gerçekleşmesi arasındaki açıkların bilinciyledir.

Merhamete Uğrayan bir şans daha bulur. Hayatı söz konusuysa, bilinmezden korkmuyorsa bir şansı, bir şanssızlığı daha vardır. Hayatın ucu açıklığının bilinci sanıldığından yorucudur. Oflayan puflayan, yeni şans istemeyen hayat kaçağı değildir çoğu kez. Merhamet maşuktan geliyorsa bir lütufsa tabiyet ilişkisi daha ağır gelir. Aşkla tabi oluş, lütufun buyurganlığı ve tepeden bakışıyla zedelenir, incinir, tehdit altında kalır. Kendi yanlışıyla dahi bağımsızlığını yani gönüllülüğünü yitiren aşık gönül de yitirir.

Merhamet edenle edilenin birbirlerine yakın duruşları sorunludur. Tekrarlara da merhameti zorlar, tabilikle ömür boyu hatırlatıcılığı ile de...

Uzaklaşma Benden Öyle. Bir anlamıyla karşısında dik duramayacağından uzaklaşma, mesafe merhameti daha işlevsel kılar ama sınanmasını engeller. Merhametinin sınandığı insanlardan olmak, merhamet edilişle yaşamanın sınanması kadar güçtür.

Onu Uzaktan Sevmek Aşkların En Güzelidir çoğu Kez.


19 Şubat 2012 Pazar

Belâ-yı Aşk

Nohut! Yeğenim! Foto: Özlem Hanım & Burak Bey
Aşık "Aman da Allah aman al başımdan belâyı" da der, "belâ-yı aşkla hoşem" de.

Öyle sermesttir ki bilmez, unutur dünya nedir, dert nedir, derman nedir. Kendini gülün dibinde bulana değin.

Haline rıza göstermekle yetinmez, şükreder de.
Öyle canı yanar ki, yiğitliğine leke sürdürür, halinden şikayet eder.

O da bu da, Aşıklığın Kitabında yazılıdır.

Yiğidin şikayeti tevazudur insanlığı, faniliği kabuldendir.

Acıların adamı, kadını olmaya gönülden rızası da bir kenarda kalışı kabulleniştir. Acının merkezinde, toplumun kenarında. İtilmiş kakılmışın isyanı başkadır, itilip kakılamayacağın itilip kakılmaya rızası, hayreti başka.

Toplum öyle bakar, böyle de bakar. Onun elden geçirdiği kendi bakışıdır.

Aşk dert olduğunda da deva olduğunda da aynı şeydir. Bulutların üstü de yerin dibi de birdir, aynı derûn'da  olgunlaşmadır.

Aşkta kazanılan tevazudur. Faniliktir. Dolayısıyla sonsuzluktur.

Aşık ukalâ ise, aşık'a tavrında bir yamukluk vardır. Aşık kayıp ise kapıların kapalıdır. Aşık tahrişkârsa derinle, kabuğunla yüzleşmen gerek.

Aşık ne yanındadır, ne de uzağında. Ne konuşur karşında, ne de sessiz kalandır.

Aşık ile mesafesini ayarlayamayan, mesafeli bir yakınlık, yakın ama mesafeli bir bağ kuramayan hayatının kenarını köşesini, çerçevesini gözden geçirsin.

Aşık sınanandır. Işıktan kaçamayan tavşandır, ne kadar heybetli olursa olsun, sınanmaktan uzaklaşamayandır. Feneri gözüne tutsan da tutmasan da onun ışığı başkadır.

Şikayet ettiğinde, isyan ettiğinde, itiraz ettiğinde bir olamadığına itirazı vardır, bir olması gerekene adım atmıştır. Rızası da, yakınışı da, yakarışı da birdir.

"Yeter!" diyen aşık kuyunun dibinin, düşüşün dibinin olmadığını görmüştür. Boyun eğen aşık, çileden, sınanmadan kaçamayacağını, çileler bitse bile yakalamış olandır.

Bir öğreteceği varsa kuyudan çıkar, çıkma derdindedir. Bir öğreneceği varsa yolundan çıkma korkusundadır.

İnsan öncelikle kendisinin öğrencisi olduğunda, yani dersini almayı öğrendiğinde, öyle de olur böyle de. Tersi de düzü de, öylesi de böylesi de zıddına çıkar. Zıd da zıddına. O kapıdan çivili kapıların ardındaki avluya geçilir.

Aşık nereden geçtiğini, nerede takılacağını unutabilendir. Hekim ise hastalarını, baba çocuklarını, sürülmüş memleketini hatırladığında içi karıncalanmıyorsa, aceleye gelmiyorsa dağları aşışı o dünyada da bu dünyada da vatandaştır artık.

Bekleyen olmak, beklenen olmak pek farklı şeyler değildir. Hayat gezinenin yolunu merkez edinmez. Hayata dersini almış ya da almamış olarak dönülür. Merkezi olan, olmayan, evi dağılmış, dağılmamış dönüşlerin kitabı uzun havalarımızdı, dinleyen kaldı mı, insan kaldıysa dinleyen de kalmıştır muhakkak.

Belâyı seçiş denilemese de her daim, belâdan kaçmayış yalnız kalabilme ayrıcalığına sahip olabilişlerin işi kadar mahkûm oluş işi de. Kuttül Ammare'de esir düşmüşleri, cezaevlerine gömülmüşleri, müteferrikada lağım içinde berceste mısraı bulanları birgün anlatabilmemiz lazım, insanlara, iyi insanlara.

"Mutlu aşk yoktur!" diyenlere bir zamanlar kızmama gülümsesem de, yanıldığımı hâla düşünmüyorum, yanılgan, fani bir insan olduğumu keşfetmişliğimde bile.

Nereden söylendiği, kimin söylediği de önemlidir. Anlarken söyleyenin anlamını yakalama imkanımız, ödevimiz olmasa da. Anlamak, bir hale, zamana, duruşa uyarlama, uygulama da, eğer bir şeyleri muvakkaten anlamakla başlamayı becermiş olsak. Anlayışın, ufkun açılması bir insanlaşma yolculuğu.

Aşık, acemi aşıkların sırtını örtmek, yollarındaki çukurları bedeniyle bile olsa doldurmakla mükelleftir.

Aşık varsa, köşede mutluluk da vardır.

13 Kasım 2011 Pazar

Umutsuz

İnsanların umutlarını yitirmeleri, gelecek için çabalamaları, sabretmeleri, didinmelerinde de bir sönüş gibi görünse de, her zaman için öyle değil.

Ne yapsam nafile deyiş, bir insan ömründen hayatı okumaya çalışma işi de. Başkalarının tecrübesinden edinilen ezberden daha farklı bir yol izleyerek hakikatini bulan, kendisini sınayan bir duruş da umutsuzluk.

Umutsuz, ne yapsam boşuna der, ama, yine de der, teslim olmaz. Teslim olunmayacağa teslim olmaz. Elinden geleni yaparak yenilmek, çaresiz kalmak ister.

Sabun köpüğü gibi bir umuttan, hayatla sınanan, ama ufku insanlığın ufkuna dönüşememiş insanın karamsar emektarlığı daha umut verici. Aslolan gayreti, emeği hedefin garanti edilebilirliği üzerinden devreye sokmamak. Faal, düşünceli, sorumlu, sevecen, eleştirel, hoşgörülü, titiz olmayı gelecek tasarımının gerçekleşebilirliği üzerinden iç pazarlığa mevzu etmedikçe insan vasrın umutlu ya da umutsuz olsun.

Dünyadaki hayatımız kırıllgan bir zeminde, kaygan bir yolda ilerliyor. Umut ya da umutsuzluk bir çok anlamıyla, bir çok biçimiyle ve farklı farklı ahlaklarıyla karşımıza çıkıyorlar.

Karamsarlığın hayatı yutan, çevre hayatları söndüren bir karadeliğe dönüşmesi ise etraftaki hayatın, hayatların insanlara umut verememesi, bir ortaklık, dayanışma, anlaşılma, onaylanma, kabullenilme süreçlerinin işlememesi ile alâkalı.

İç karartıcı, egoist ve sığ iyimserliklerin dengelenmesinden farklı bir şey değil karamsar ideolojinin, karamsar ezberin hakikate çarpılması.

Hayatın bin bir halinin, insanın faniliğinde, herkesle ortak imkan ve imkansızlıklarımızda anlaşılır kılınması, herkes gibi insan, her hangi bir yerdeki insan olduğumuzu öğrenmemiz, paylaşmamız yeterli değil. Bunu hayata bakış, hayatlanma, yaşama gelenekleriyle, perspektifleriyle, ufuklarıyla da buluşturmamız gerek. İnsan oluşun nesiller içi olduğu kadar nesiller arası bir çaba olması, explicit tarih bilinciyle değil, yaşama sevinciyle, hayat tarzıyla aktarılmakak durumunda. Hiç bir yalnız neslin kendi başına çözemeyeceği bir sorun çözüm ve bakış tarzı geleneğinin eleştirel aktarımda olmasıyla mümkün.

İnsanın faniliği üzerine dayalı karamsarlık toplumsal dayanışmayla, toplumsal dayanışmanın bazı kurumsallaşmış halleriyle karşılanır. Ancak insan gene de fanidir. İnsan gene de kötü bir anlamı olmasa da, son tahlilde yalnızlıktır. İnsanî yalnızlık kötü bir şey de değildir. Sorumluluk, özgürlük bu yalnızlığın ifadeleridir. Yalnızlığın cehenneme dönüşmesinin önündeki engel de dayanışmadır.

İnsanlar bir birlerini unutabilir. İnsanlar kendilerini dahi unutabiliriler. Ne çaresizlik kötüdür tek başına, ne de her şeye bir çare bulunabileceği gayretliliği. Mesele, işe gelmeyecek sonuçlara katlanabilmektedir.

İnsanlık dünyasında umut dibe vurmuşsa yalnız aşk değil, insanlık da dibe vurmaktadır, bunun bireylerin umut umtsuzluk tecrübeleriyle alâkası yoktur.

Gayrısafi milli hasıladaki artışa inandırmak gibi şeyler değildir umut vermek. İnsanca bir hayat yaşıyabileceğine, bir değer taşıyacağına ve taşıdığına inandırmaktır insanı.

İkna edici bir söylem aramak, umudun ikna odalarını kurmak, ütopyasını iyi pazarlamak değildir yapılması gereken: Başkalarıyla birlikte hayatı hayat olarak görmektir, öncesi ve sonrası olan. Bizden çncesi ve sonrası olan bir zincirde özgürleşebilmektir.

Hayat can yakar. Hayat yürek hoplatır. Hayat iyi kokar. Kötü kokar.

Hayat güzel de şu işkencehaneden hiç çıkamayacağım gibi geliyor demişti bir arkadaşım. En kötüsünün başkalarına değil, bize gelmesini isterdik eskiden. Elimizdekinden, ayrıcalıktan utanmak istemezdik.

Kırıntıdan da güzel aş yapılır. gerisi biraz zevk sorunu. Elindekini çarçur eden gene sizin kapınızı çalar, elinizdekine göz koyar.

Elinizdeki ne olursa olsun, ama sizde biraz ihtimam olsun.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Ailesiz Aşk Olmaz!

Hür, insiyatif sahibi, düşünen, demokrat, başkalarına değer veren insanın ailesiz bir toplumda/toplumsallıkta(*), insanlık geleneği aktarılmadan yetişebileceğini savunabilecek birileri kaldı mı bugün, bilemiyorum. Bugün olmasa da yarın totaliter, geleneksiz ve insanın tarihsel varlık olduğunu unutmaya gönüllü eğilimler karşımıza çıkacaktır.

Bugün de facto aile karşıtlığı totaliter bir söyleme karşıt olduğunu hayal eden, insanlığın tarihsel akışını bireysel hayatın akışı, tatmini, anlamlandırılması direktiflerinin gerçekleştirilmesi süreçlerinde unutuveren bir bireyci söylemden, popülerkültürel olmayınca olmaz listesinden kendisini ifade ediyor.

Kültürün nesillerarasılığının unutulması, kültürün bireysel olanı boğmasını nasıl engelleyebilir, anlaması veya açıklaması mümkün görünmüyor.

Bireyselliğin serpilip gelişmesi işleyen bir sosyalizasyona, özgürleşen bir bildirişime ve öznelerarası kurumlaşmış eleştirel alışverişe de işarettir.

Tarihsel perpektif ahistorik olarak temellendirilen bir moderniteyle, toplumların maddî manevî dinamikleri kitle kültürünün insani gerekirlik listesiyle değiş tokuş ediliyor.

Haz, tatmin, hız zahmetsizliğin ve emeksizliğin tüketici dünyasında yeniden tanımlanıyor.

Had, ölçü, tad(ında bırakabilirlik), öznelerarası temellenen zevk anlayışı yeniden  darmadağın ediliyor, dahi estetiğinden geri bir noktaya çekiliyor.

Cinsellik insanlararasılığından, insan oluşun dinamiklerinden, insanın tarihinden ve insanlık tarihinden sökülüp atılıyor, ya da tek başına güdü, iti, itki, paralel veri olarak baştacı ediliyor.

Çocuk yetiştirmek meşakkatli bir iş, zevkli olduğu kadar.  Bir insan oyun oynayarak, rollerle oynayarak, taklit ederek, değişik duruşları sınayarak yetişiyor. Kendisine lâzım olanlar kendi çevresinin, zamanının dışında geliştirilen şeyler de. Aile tek başına elbette yeterli değil onca aktarım için.

Bir dil topluluğuna ait oluş, o dilin tüm topluluklarına ait oluş değil. Bir dil oyununa hakimiyet tüm dil oyunlarına hakimiyet değil.

Dilin, davranışın, kalıpların, sembollerin gündeliği, pragmatiği ve çeşitli anlamlarıyla tarihsel uzanımları var.

Çocuk, aile içinde kendilerine benzeyeceklerini öğrenmiyor, tersine, işin farklılık yanını öğreniyor, bir insanın yetişmesini soyutlayabilirmişiz gibi konuşursak. Modelden çok karşı model hayatın belli bir döneminde yanıbaşındakiler. Kuralları, prensipleri, ilkeleri, argumanları an geliyor, yakınındakilerle hesaplaşmalarında, yüzleşmelerinde bir kendisi olarak ayağa kalkmak için kullanıyor çocuk.

Çeşitli aidiyetlerden kaçınarak değil, aidiyetlerin kodlarını içerden çözerek özgürleşiyoruz, yani ait olarak.

Hazcılık en azından faydacı versiyonunda tüm insanların mutluluğunun artırılmasını hedeflerdi, ya da toplam acıyı azaltmayı, şimdiki gibi dünyayı bir fetih ve keşif işine indirgemeden.

Kavramlar toplumsal ve tarihsel uzanımlarından koptukça, birey sanki kendisinden doğmuş gibi konuştukça, insan yağmasını tamamlamadan dünyadan gitmeyi yarımlık addettikçe işimiz kolay değil.

Kuluçka makinalarında dünyaya gelmişiz gibi konuşmaya başladık. Aşkın sadakat işi olduğunu, bir başkasının önünde eğilmeyi gerektirdiğini unuttuk. Aşkı cinsel vücutlaştırabilirlik, cinselliği haz, hazzı teknik sanıyoruz: Bir başkasının üzerine titremek, üzerine kapanmak, bir başkasıyla ruh derinlemesine bağ kurmak olduğunu artık farketmiyoruz bile.

Dil, davranış kalıpları, bakış ve alâka tarzları sanki bin bir emekle nesiller boyu kurulmuyor gibi geliyor yeni nesillere: Onlar sanki birey doğuyorlar, daha kişiselleşme, kişilik geliştirme süreçlerini bile yaşayamadan. O halde itiraz neye itiraz olabilir ki, kendi kişiselliklerine olmayacaksa, yani diğerleriyle ortak yanlarına olmayacaksa?

İtiraz o çok sevilen "ötekileştirme" karşıtlığı edebiyatına rağmen, ötekiliğin evine yöneliyor, yönelmekte. Eleştiri insanın kendisinde kaçıyor, kaçmakta.

Bireyselliğimiz yani başkalarından ayrıştığımızı yanlarımız, başkaları ile ortak olduğumuz yanlarımız ile birlikte/beraber gelişiyor. Kişiselliğin yapılarının arkasında okulun, bireyselliğin arkasında ailenin duruşu sadece bir karikatürden ibaret olsa da bizi vatandaş, bir yere ait yapan süreçler ile ayrı, farklı yapan süreçler birbirlerini gerektiren, içiçe girmiş süreçler, ayrıştırıp yalıtma mümkün olsaydı.

Ortak yanınız ne kadar zayıfsa, ayrışma noktalarınız da o kadar temelsiz oluyor maalesef.

İnsan olmak için onca çaba, insanlığı insanlık yolunda devam ettirmek için yapılan onca fedakarlık, yağmasını yapmadan dünyadan gitmeme ya da hazda aşağı kalmama duygusunun işi değil.

Dünya, hayat, insanlık, kendisi olmak zevkisiz işler değil elbette. Ama vazgeçme, kendisine sınır koyabilme, her şeyden payını alma çabasında olmama işi de.

İnsanların çırpınmalarını, çabalarını, fedakârlıklarını nasıl anlatacağız yeni hayatı tad, zevk, haz istiflemesi sanan yeni insanlara?

Devamlılığı, aktardığı olacaksa insanlığın dayanışma kültürü, paylaşma kültürü, fedâkarlıkları, çileleri göze alışları, uzun yollara çıkabilişleri de olacak.

________
(*) Burada yetim ve öksüzlerin de aileli bir toplumda, rol disposizyonlarının canlı olduğu toplumsallıkta yetiştiklerini hatırlatmakla yetineceğim. Yetimler ve öksüzler marjinal değiller, toplumsal dayanışmanın, yani toplumsallaşmanın eleştirel merkezindeler. Nasıl dilsizlik sanılan farklılık dile entegre ise, marjinal görülen veya olan, hattâ belli türde toplumsallaşmalardan kaçınabildiği oranda özel denilebilen hayat tarzları da toplumsal hayata entegre farklılıklarıyla ele alınabilirler.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Birisini Seçmek

(Yazı çok aksıyor, hiç düzeltilmedi, kısaltarak yazdığımdan bazı kısımlar çelişkili gibi görünüyor, okurken bütününden belki bir şey çıkar. Elden geçirmem lazım. sadece bir hatırlama notu olarak düşünülmeli)

Birisini seçmek dar anlamıyla sevgi işi değil, kalbinin sesini dinlemenin ifadesi hiç değil. "Sevgili"nin mevzubahis olması dahi bazı kriterlerden, önceliklerden yola çıkmamıza, dünyayı dümdüz etme hakkımızın olmadığını görmeye engel değil.

Seçim sevgisizlerin seçimi de değil, insanların tercihleri kalpsizlik işi olsa da çoğu kez.

Aşkı, sevgiyi bazan dönüşümlü kavramlar olarak kullanıyorum. Tanımlarını bir ölçüde boş bırakmam zorunlu gibi. Sevgi diyorum, aşk diyorum bazan ortada somutlaştırılmış hedef yok, hedef olmadığı halde şıpsevdilik de yok.

Bir insanı seçmek aşk veya sevgi işi değil çoğu kez de ondan demeyeceğim. Diğer insanlara yükümlülüklerimiz, sorumluluklarımız önemsizdir, aklı ve mantığı çağırmak gereksizdir demediğim gibi.

Tersine, gereklidir! Hesabın kitabın da insanî, aşkı besleyen yanı vardır, insanın kanını donduran yanları da.

Sevgi dolu bir insan şıpsevdi değildir. Hesap, kitap, beklentiyle işi olmaz; hesabı kitabı varsa başkalarıyla bir aradalığın unutulmamışlığıdır, unutulmamışlığındandır. Aşık fetihçi, kapkaççı olmamıştır aşk tarihi boyunca.

An gelir, dünyaya karşı koymak, meydan okumak, rezil olmak, vezir olmak, kepaze olmak elzemdir.

An gelir, kenardan geçilir.

Aşık maşuğun nedim(es)i, nikâh şahidi falan değildir. Kenardan geçiş, uzak duruş hoşgörü ve serbestlik kelebekliği değildir. Başkasını düşünme, insanlık üzerine titreme, insan gibi yaşama ve yaşatmaya rüyalarından kurban verebilmektir.

Aşık dünyayı çiğnemez, insanı itip kakarak yoluna varmaz. Yolunun son'u zaten sevdiği, maşuk değildir. Yol üzeri, yol kenarı, git gide sönen bir çıkış noktasına da dönüşür.

Aklın aşka üstünlük kurması aşkı ezmeden olduğunda, aşkı feda etmediğinde vicdan kanamaz.

Aşkın akla galip gelmesi de insan oluşu, komşulu oluşu, halk veya başkaları içinde oluşu ezmediğinde bencillik işi olmaz.

Aşık kenardan geçse de, alıp sevdiğini dağa çıksa da insanlık bayrağıyla yola çıkar.

İnsanlık yoksa, başkaları içinde oluş yoksa, aşk dünyasında vatandaşlık yoksa aşık yoluna tükürülesi birisidir arkada bıraktıkları için.

Taşlanmayı göze almayan aşık ise dosdoğru değildir! Derisini selam verdiğinin elinde bırakmayı göze almayan hayatın pamuğunu atmak için yola çıkmaz.

Her şey doğru anlaşılma, takdir edilme, edilmeme üzerine kurulmaz. Aşkın da meşruiyet gerekçeleri, iddiaları, temelleri vardır. Erbabı bilir. Deriyi cesede örter. İrfanın, maarifin zerafeti buradadır.

Üzerine tükürülen toprak parçası ziyarete dönüştüğünde anlayış geçmişe yönelik değildir. İnsanlığın yolunu bulmuşluğundandır. Yeni hallere körlük ise kuraldandır.

Maşuğun kimi seçtiğini pek konuşmadım. Zamanla ele alırız. Aşık için maşuğun rahatı seçmesi aşka hakaret değildir çoğu kez. aşık'ın itirazı dünyaya, dünyanın haline itirazdır. Bizi insan yapan şartların insanlık dışı oluşuna vurgudur. Olmaması gerekene vurguyla zulüm ihtiyarlatılmaktadır. Aşık, başka bir dünya daha yokken onun yolcusudur!

Aşığın itirazlı, itirazsız gidişi, kapıya dayanışı ya da uzak duruşu aşk mantığı diyebileceğimiz kolay anlaşılamaz bir diyalektiğin hareketleridir de.

Kimi aşık insanlığı tuttuğu eli savunarak ayakta tutar, kimisi el bile tutmayarak. Aşk bir dengeler tarihinin, itirazlar tarihinin, aşıktan aşık'a selam göndermeler tarihinin ifadesidir de.

Aşık'ın ezbere kuralları, idealleri, ikeleri yoktur: Aşık hiç bir şeyin işlemeyebileceği bir ucu açıklıkta hayatı, insanı, toplumu hakikati içinde kabul eder, hakikatsizliği içinde reddeder. Aşık dünyaya, insana, komşusuna sadakat içerisinde isyan eder. Bilgisi yoktur, hikmete açılmış kapısı vardır. Praksis, fronesis, sürekli hakikatle düzeliş, rıza içinde itiraz kurama ancak katkı sunar. Kuramın valisi, egemeni, hakimi olmamanın yolundadır aşık.

Sevgi ve Aşk için sevgi ve aşkın terbiyesi, doğru düzgün bir sosyalizasyon, başka insanları önceleyebilecek bir hal gereklidir.

Sevginin gelip kendisine dokunmasını bekleyen sevgiyi seçmez, sevgiye sabretmez. İşine geleceği bekleyiş olmasa da.

Sevgi sevgi kapısı açar mı? Evet, evet, kesinlikle açabilir, mümkün. Kendisini seveni sevmek de bir büyüklenme işidir, yalnız. Aşık ise fanidir, küçüktür, bir sızıntıdır, esintidir.

Aşık kimseyi ezmeden, çiğnemeden olur ya maşuğun elini tutabilirse aşkı çiğnememiş olur da, hayatı hayat olur mu olmaz mı bize de bağlı. Aşık aşkı somutluğun alanında göğüslerse imtihan olan bizleriz. Toplumsal dayanışmadır aşktan çok imtihan edilen. Somut aşk, el ele insanlar, aşkın sınanmasının kapısını açmazlar.

Somut aşk bir uygulamadır, yorumdur, eldeki malzemeyle evi inşadır. Zemin, dünya, etraf, eldekilerle bir kavram inşa edilmez, hakikati olan bir kavrama sadık yaşanır. Kılavuz, hayatı selamlayıştır.

Ezberleri yoktur Aşıkların. Hafızaları toplumsal hafızanın dilinin hafızası olsa da.

Maşuk değildir mantıkla aşkı sepetleyen her daim. Aşık da kâh akıllıdır, kâh delidir. Meydan da okur, meydana çıkmadığı dahi olur. Aşık'ın aklı aşk-akıl savaşının aklı değildir. Dünyanın, dünyadalığın, gelip geçiciliğin, geriye bırakılabilcek olanın aklıdır, aşkıdır.

Bir insan bir insanı seçtiğinde, en son aşk test edilir. Ey Talip!

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Adam Olamayan Aşık Olamaz, Aşık Olamayan Adam Olamaz!

Aşkı haketmek, aşıklığı haketmeden sonra gelir.

Aşkın aşığa dönüşü, oluşun tevazuya dönüşüdür de.

Aşkın aşığa dönüşü, maşuktan gelen bir hareket değildir.

Kendine saygının, kendisini ayaklar altına alabilişten geçmesidir.

Bir tevazu olarak saygıdır, kendine saygı.

İnsanın kendisine saygısı, artık kendisinden ibaret olmayışın kapı aralamasıdır.

Başkalarına olan bitenle, başkalarının kaderleriyle kardeşlik kuruşun kapısıdır aşk.

Ne adam olarak yola çıkarsın, ne de aşık olarak adamlıktan ibaret olursun. Aşk da adamlık da ömür ister, karar ister, başka türlüsünü yapamazlık ister.

Gerisi kader, kısmet ama bir o kadar da emek, çırpınma, kibri lağıma dökme, burun sürtme; yanlış ile yaşamayı yani yanlıştan öğrenmeyi öğrenme; başkalarını öncelemenin silikleştirmediğini, alçaltmadığını, yükseltmediğini ama insanın kendisine giden yol olduğunu farketme işi.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Kavl Meselesi

Aşkta taraflar, tekyanlılığın yerini karşılıklılık almaya başlayınca kendilerinden bekleyebileceğimiz, niteliğinden kaynaklanan meşruluk iddiası da taşıyan beklentiler içine giriyorlar; bazı önkabul ve (felsefî anlamda dikkate şayan) önyargılara başvuruyorlar .

Karşı tarafa güven, karşı tarafın bir duruşu taşıdığı önkabulü aşık’ın eyleminin desenine, çiçeklenişine omurga oluyor. Bir beklenirlik, beklenebilirlik, bazı kurallara uyuş, karar vermişlik, sözünde dururluk karşı tarafa yazılıyor.

Aşkın tektaraflı halinde maşuka tereddüt, sırt dönüş, kadirbilmezlik yazılabilmesi aşık'ın naivitesinin (cahilliğinin) eseri değildi. İnsan bilgisi, tecrübesi ve ahlâkının arifane ve edebî bir karikatürü ile karşıkarşıya idik daha çok.

Tecrübe, hayat bilgisi, kavramın kendi sınanmışlık tarihi ve mirası insanın kendine güven kurma çırpınışında hassas ama temkinli, kırılgan ama daha geniş bir bütünleşme sürecinde olgunlaşmaya açılıyor, hakikatte.

Aşık'ın aşık ahlâkından, karşılıklı aşka ilerlemesinde ilk dikkat çekici fark karşılıklı beklentilerinin söz konusu olması.

Aşık karşı tarafa sınanmalar öncesi de güveniyor, bu aşık olarak maşuk için de geçerli. Kuşku ise bir azap.

Maşuk da aşkta taraf. Aşkın bihaberi, yalnız sultanı değil artık. Karşılıklılık saltanatın gölgesi, şartı, muhakeme alanı gibi.

Detaylandırmayı, (aşkın) kavramların(ın) her yönünü kurcalamayı şimdilik ihmal ederek acemi, tecrübeli, sınanmış, sınanmamış her duruş sahibinin benzer kalıplara uyduğuna dikkat edelim.

Güven temkinini bırakma sınırına geliyor, hayatının ipini karşı tarafın eline bırakarak tırmanıyor aşık bir bizoluş’ta, karşılılıkta, ahlâk ipiyle inilmiş hukukta. Kendisinin sevilmesini beklemeyen, sevildiğinden daha fazlasını addediyor artık.

Güven karşı tarafı tanımışlıkta, tanımamışlıkta, tecrübeden bakmada, tozpembe bir ufukta yolunu kaybetmişlik halinde, ilk elde hayat ipini başkasına verebilme işi. Sırtını dönebilme, sırt verebilme.

İp koptu muydu olacaklar belli, belli ama, karşı tarafın sınanmasından daha büyük bir heyecan kendi güven hayatını yaşamak. Güven yitirmekle sonuçlanacak olsa da güveni yaşamışın, güvenmeyi yaşamışın güveni yitmesinden konuşabiliriz artık.

Tecrübe tüm durumlar için tecrübe değil, tecrübeye açıklık hali demiştik defalarca, Gadamer'e de göndermede bulunarak. Tecrübe, hem başkalarından öğrenmeyi içeriyor hem de kavramların ve insanlık hallerinin tarihi gelişmişlik ve şekillenmişlikleri içinde kendini sunabiliyor.

Aşk praksisinin en naif hallerinde bile bir kavl, söz vermişlik, paylaşılan bir normativite devreye giriyor. Beklentilerimiz bugünün populerkültürel kültürsüzleşmesinde kayıtsızlaştırılarak ve egoize edilerek pıstırılsa ya da azdırılsa dahi her daim devreye giriyor. Kavramın demeyelim, kavrayışın, praksisin, hayat bulmanın her canlanışı, ete kemiğe bürünmesinde, insanî ilişki olarak devreye girmesinde karşı tarafa ve ilintililiğe bir norm yazılıyor. Bu normativite bir tehditden çok insanlaşmanın şemasını ele verişi.

Kuyuya inerken çıkrığa ve çıkrığı tutan ele güvendiğimiz kadar, kendimize de güveniyoruz. Çaresiz kalmayı göze alabilecek bir başka çaresizlikle belki, inerken.

Kuyuya bin kere inmiş, bin kere ipi kopmuş, bin kere çıkrığı dağılmış, çıkrıktaki eli bin kere yitirmişin tecrübesi, şımarıkığı ya da tevazusu ile değil, o güne kadar yaşadıklarımızın o günden sonrakilere dayanak olacağı umudu, temennisi ile. Temkin tereddütün tevazusu, arifanesi, kaderine açıklığın, risk alabilirliğin, razı olabilirliğin inisiyatifliliği. Risk almadığımızda rolumüzü, kendiliğimizi yitiriyor gibi oluyoruz, risk aldığımızda kendimizden olabilecek olsak da rolümüzden olmuyoruz. Riske atarak azanmak durumunda olduğumuz öncelikle kendi anlamlanışımız.

Kuyuya bin kere inmiş olan bile aslında, her kuyuya inişin, her doruğa tırmanışın, her yeni halin yeniliğini, farklılığını bilir. Hayreti şaşkın işi olmasa da, şaşkınlığın kaçınılmaz olduğunu kabul edebilmenin tecrübesindedir. Hale razı oluş yapılacağı bulma çabasının içinde oluştur da. Eşiğe takılmak veya dar kapıdan geçmek suratına çarpılacak kapısı bile olmayana zorlayacağımız fiiller değildir.

Acemilik her daim hakim yanımızdır. Tecrübe en aceminin de, en tecrübelinin de açıldığı sonu gelmez ufuktur. Tecrübeli insan kaşarlanmaz, hayatını eskiterek yeniler. Bilgelik, olgunluk hep yeni oluştur, masum kalıştır. Söyleyeceği yeni bir şeysiz kalamayıştadır.

Bilgelik aktarılır. Tecrübe edinme aktif bir çabadır. İnsan olma çabalamalarının çoğunda tecrübenin, toplumsal tarihin, insan oluşun toplumsallığının temelleri verilidir. Sona götürücü, sonlandırıcı anlamıyla değil, hale açıcı, insan(lıkta) tutucu anlamlarıyla.

Her ilişki ve alâkada bir kavlden yola çıkıyoruz, farketsek de etmesek de. Verilmiş söz, aşkın sözü, sözün sözü, yükümlülüklerin sözü.

İster kalubeladan, levhimahfuzdan ister başka bir noktadan dilin dünyada şekillenmelerinden yola çıkarak temellendirelim, hayat dünyamızın diskursivitesi bir söz vermişliği insanî praksisin hamuruna kaynaştırıyor.

Nereden başlatacağımız konusu sadece teknik bir mevzu, söz ilk ele alındığı şekliyle diskursiv, dilsel olmayabilir, ancak kavlin de her anlamıyla diskursif olmadığını bilerek.

İnsanî bilgi, kavrayış dünyalılığı, zaman ve mekanda yerleşikliği, faniliği ve sınırlılığı, diskur(lar) içinde konuşmayı öngörüyor. Üzerine bilerek, kavrayarak konuşulamayacak olan üzerine nasıl konuşulacağını konuşmayı yasaklayabilecek, gereksiz kılabilecek bir cehaleti şart koşan bir insan marifi ve marifeti yok.

Bir yerden bakarsak bir söz vermişliği, bir başka yerden bakarsak (diskursiv anlamıyla değil!) bir sözü, bazan birinden birisini bazan ikisini de öngörüruz, her insana, eşyaya, hale, duruma yöneldiğimizde (insan) yüzümüzü döndüğümüzde, eylediğimizde ve eyleştiğimizde yani birbirimize güvenerek sırt dönebilmenin hukukuna açılabildiğimizde.

Cahilin arif, arifin cahil kadar önkabulleri var. Eylediğinde öngörülen, yazılı, kazılı olan var. Bu yazılılık, kazılılık insani praksisin otomatiği, değişmezliği, üzerinde çalışılamazlığında değil, hergün yeni bir şey söylerliğinde, insiyatifliliğinde, eylerliği ve işlerliğinde yazılı, kazılı.

Kaderi özgürlük, özgürleşme olan insan deseydik de bunları kastederdik. Hürriyet inderminizm gerektirmiyor diyenler de haklı. Kimin ne dediği, ne kavramda, ne yaftada. Kavramla konuşuluyor, ama, anlayışla anlaşılıyor, anlayışla anlatılabildiği kadar.

Kavl meselesi yalnızca aşıkların sorunu değil, arada bir geri dönüp üzerine düşüneceğiz.

(bitmedi, düzeltilmedi, yanlışlar, tekrarlar olabilir, iş güç arasında kaleme almaya çalıştım, olmadı. Üzerine çalışılacak bir not olarak okunmalı. Efendim.)

10 Temmuz 2009 Cuma

Bir Eksiklik Olarak Aşk


Aşkın yolu, aşk okuyarak dokunmuyor. Aşk okunacaksa, ancak bir eksiklik olarak okunabilecek bir şey.


Aşk hiç bir zaman için tamamlanmış, sunulmuş, verilmiş bir kavram değil.


Verililiği bir eksiklik olarak verililik.


Aşk bir terbiye. Terbiyeden ibaret bir şey değil aşk. Aşkın göğüs kafesi, belkemiği terbiye. Bir duruş, diklik istiyen bir omuz düşüşü.


Terbiyesi, kavramlarını buluşu, aşkın duruşlarını yakalayışı, ötekisinin olması, başkalığın önünde eğilebilecek kadar kendisi olabilmeye yatkınlığı var Aşık'ın.


Kavramlarını buluşu, aşkın tanımından yola çıkış, mantığını buluş değil, yeni bir şey söylemeye açılış. Sevilecekten de sevilmeyecekten de insan çıkarma, maşuk çıkarma.


Aşkın mantığı elbette var. Fiziği, kimyası, coğrafyası da. Üzerine konuşulabilirliği de. Bu aşk ne aşık çıkaran aşk, ne de pişen bir çorba. Bir genel anlayış, kavranan, ama kavrandığı anda eskiyen.


Yeni bir şey söylemek, söyleneni yok saymak değil, onu canlı tutmak, genişletmek, bağlamak, bütünleştirmek, anlatılır kılınamazsa da her daim anlaşılır kılmak.


Aşkın anlaşılır kılnması, hayatın akışı içerisinde bir hakikat olarak, eksiklik, lütuf, letafet olarak vücutlandırılması, sınanması değil, kendisiyle sınananlarca açılması.


Sınanan, kepazeliğe de, körleşmeye de, kendini aşmaya da razı. Sınanan aşk, aşk değil, bir kavram, bir anlayış. Aşkla sınanan, aşkı vücutlamaya çalışan insan. Bir sınanmaya açıklık olarak. Bir praksiste oluşarak kavramak, kavratmak, genişlemek, ama kavramını da canlı tutmak, anlam, bağ bağlantı, hayat çerçevesi pişirmek.


Aşık, kavramı alıp uygulamıyor. Etrafta iyi ne varsa soyutlayıp kılavuz olarak kullanmıyor. İyiden güç alıyor, iyi olma nedenini diskursif olarak temellendirebiliyor. Ama eksiklikleri, hoyratlıkları görerek, aşık olmaya yatkın olanı da olmayanı da maşuk ediniyor. Sevileceği, hazır olanı değil, olmayanı sevebiliyor çoğu kez. Adım adım. oluşa oluşa. Oluştura oluştura.


Oluşturan? Aşkın toplumsallaştırıcılığı, toplumsallığı, alışverişi, eyleyişi, eytişimi.


Aşk bir alışveriş. Eleştirel bir alışveriş. Cebelleşme. Kurma, kurulma, olma, oluşturma.


Maşuk eski şiirde epeyce işlenmiş vefasız, haspa, uçarı olduğunda, aşk bir anlamıyla karşılıklı değilse mesele yok. Aşka cevap verse böylesi bir maşuk lütuf olur. Ama lütuf olan aşk, latif olmaz. Rakibi handan eden, şizoid, narsist, ürkek, korkak, kırılgan, biraz teşhirci, ilgi delisi maşuk, lütfuyla vezir eder, haliyle rezil eder.


Rezil olmak aşıkın işi. Kaçmaz. Kaçınmaz. Tükenmekte de kendini bulur, ufkunu genişletir, insanlaşır.


Aşk karşılıklı oldu muydu mesele olur. Pratik bir hayatta tematize edilir, gündelik sınanmalarda, ortak duruşlarda sorun çözümlerinde, ortak nokta bulmalarda. Aşk, cebeleşerek vücut bulur. Ama insan zaten vücutluysa iş kolay. İnsanlar tamamsa az çok. Bu imkansız. İnsan hep yarım. İnsan hep yolcu. Hep fani. Hep arayış, didikleyiş.


Aşkın normal bir şey olduğu bir dünyada dahi iş zor. Aşka tuzlu, kurak gelen toprakta daha bir çırpındırıcı.


Aşk umutsuzca umutlanış. Şıpsevdiliğin kültüründe iş zor. Ama örnek bulamadıklarından değil. Karşı oldukları şey bir hayat dünyasını yeni baştan dayayıp döşemek gibi bir şey. Desteksiz, köstekli, itip kakılmalara rağmen ve itip kakarak, yıpranarak, yıpratarak.


Aşkın da, insanlığın da yarısı kültür, başkasına saygı, temkin, hatayı düzeltebilme, öğrenmeye açıklık, fedakarlık, incelik, uygarlık (kapma, koparmadan farklılık olarak). Aşkın saygı gördüğü, dayanışmanın, anlaşmanın koklaşmanın, orta noktanın (orta yol değil, konuşmanın orta noktası)önemli olduğu bir toplumda anlaşma, koklaşma da kolay. Şerh, eleştiri daha hafif, daha uysal.


Sosyal patolojinin hüküm sürdüğü bir toplumda, aşık olmak, hayat tarzı tutturmak, bu aşk karşılıklı ise neredeyse yeni bir toplumsal model önermek kadar kökten bir didinme istiyebilir. İdeolojiyle, ezberle, deforme sosyal kurumlarla, çarpıtılmış anlaşma kanallarıyla, semiotiğe dönüşen toplumsal semantikle, gramatik farklılaşmanın geri çekilmesi ile.


İki aşık. Birisi aşık. Öbürüsü lütufkâr. Majesteleri. Lütuf ukalalığa dönüşmedikçe, ezmedikçe, iteklemedikçe ve lütuf olarak algılandıkça bir lütuf. Ama bir lütuf olarak aşk, aşk değil. İlk elde dışardan bakana. Sonra, haksız hukuksuz bırakılıyorsa aşığa.


Kırılma noktası burada hep beraberlik. Burada aşk, bir bireyin oluşumundan, kendisini bulmasından çıkıyor, bir interaksiyona dönüşüyor. Toplumsallaşmaya, hatta toplumsallaşmanın kanallarından birisi olmaya dönüşüyor.


Akta her zaman bir toplumsallaştırıcılık var, başkasının önünde eğiliyorsun, onu keşfediyorsun, ondan kendine bakabiliyorsun, onla kendini düzeltebiliyorsun.


Karşılıklılık oldu mu aşk, sosyalizasyon sürecine, interaktif bir praksis olarak diskura, bilinç oluşturma düzeyine daha açık seçik bir biçimde yerleşiyor. Konuşma, tartışma, eleştirel iddiasallık bir hayat/hayat biçimi eleştirisi olarak aşkı çıkarıyor karşımıza.


Eksik gördüğünü tamamlamaya çalışıyor Aşık. Aşıklarsa kendilerinde eksik gördüklerini, yani interaktif kürelerinde eksik gördüklerini bir hayatı değiştirme praksisi olarak geliştiriyor.


Kapışma, tartışmaya kapalı aşıklar bu işi zor becerir elbette. Ama aşk bu, insanı demokrat da yapar, yerle bir ederek, küllerinden de doğurur.


İnsanlar, etraf nasıl yapıyora bakarak özel hayat geliştirmiyorlar. Belli bir hayat tarzından, şu ya da bu anlamıyla emancipe oluş ya da olmayıştan, şu ya da bu anlayış ya da anlayışsızlıktan yola çıkıyorlar. Hep yola çıktıkları bir duruş, nokta, tarz olacak. Uyum, uyumsuzluk.


Ancak, yaptıkları bir mühendislik, tasarımcılık değil. Çözüm bularak. İleri geri aranarak. Hayatta kendilerini destekleyen arkaplanlara sırt vererek, işlemediğinde eleştirerek, eleştiri tutmadığında kendilerini gözden geçirerek bir şeyler yapıyorlar.


Aşıklık entellektüellik değil. Bir ahlakı olmasına rağmen, vazife işi değil. Vazifesini bilenin işi olmasına bir itirazım yok. Aşk gönüllülük işi .Temellendirilebilir, evrenselleştirilebilir, tartışılabilir bir gönüllülük.


Aşkın praksisi ise entellektüel, diskursif, interaktif. Konuşmadan kaçınmayacaksın. Ukalalık etmeyeceksin. Söylediğini kastedeceksin, kastettiğini söyleyeceksin. İnsanlığından olmadan, başkalarını çiğnemeden O'nu önceleyeceksin. Öylesine önceleyeceksin ki, insanlık için yapabildiklerinin sınandığı yer, gelişen insanlığının kaynağı, kucağı olacak aşk.



(uykum geldi, eksik bırakıyorum:) zamanım yetmedi maalesef. yarın çok iş var. üstelik, aşksız, insafsız, iitip kakmalı bir dünyada:) online yazıldı, düzeltilemedi...)






15 Mayıs 2009 Cuma

Sadakatin Hakedileceğini Düşünmek, Sadakatsizliğin Hakedildiğini Düşünmektir !

Sadakati "hak etmek" için hep en iyi, en güzel, en dinç, en taze ve "kıyaslanabilir" olmamız gerekiyorsa bunu başarabilecek insan yok. İnsan bu: Yorulacak, dert sahibi olacak, hastalanacak. Her daim başarılı olamayacak. Başarı yolundayken kaybedenlerden görülecek ve tersi.

Başkalarına yardım ederken kendi çıkarlarımızı unutarak, eve götürdüğümüz ekmeği elimizden düşürerek insanlaşıyoruz.

Sana sadık olmayan, kıskandığın bir başkasına mı sadık olacak?

Herkes aldatılabilir. Ama herkes aldatmaz.

Tutarsız bir insana, sözünü tutamayan bir insana düşman olmamamız, onun hallerini anlamamız yaptığını onaylamamız anlamına gelmez. Farkındalık, aynı şeyi bizim de yapmayacağımız anlamına gelmez.

İnsandır. Yapar. "İnsanız, yaparız!" demek değil bu. Sadece, kendisini başkasına kıyasla üstün, "şerbetli", kurtulmuş görmemek; hayata, düşünceye, duruşuna, eylediklerine, tarzına dikkati elden bırakmamak demek.

Başkalarının bekçisi değiliz, gecenin merhametliliği, kabahatleri örtücülüğü, yanlış bildiğimizi hoşgörmekte değil, insanlara insanlık gücü verebilmekte. Güneş gibi aydınlatıcı olmamız, kabahat ve kusur deşelememizde değil: İnsanlara, insanlığa çıkış bulabilmemiz, mantık verebilmemiz, insanlığı ve insan olmayı sevdirebilmemizde.

Sadakatsizlikle karşılaşırsak, haketmediğimiz ya da hakettiğimizden yola çıkmayacağız. Belki bir insan bizim yüzümüzden incindi, intikam yolunu seçti, insan gibi davranmayı adil bulmadı, duruşunu kaybetti, ya da zaten hiç sahip olmadığı bir şeye daha da yabancılaştı. Mümkün.

Etrafınızın en güzeli, en çekiliri, en sağlıklısı, en tazesi, en akıllısı olmak zorunda değilsiniz. Tabii ki en kötü huylusu, en haini, en serti, en hakkaniyetsizi, en bakımsızı da.

Bazı yorgunluklar, bıkkınlıklar hayatınızın çiçek açacağına işaret. Bunu bilmek durumunda değil herkes. Bilenle bilmeyen arasındaki fark, buralarda kendini belli eder. Farkedileceği fark ediş, gelecek okumak değildir. Bilen, yani anlayışlı, ufku açık olan farklıdır, ama yanılmaz ve korunmuş değildir.

Sadakati hakedecek nadir insanlardansanız, haketmeyen çoğunluk var gözünüzde.

Sadece siz haketmiyorsanız başkalarının gözünde, buna itirazla insanlık bilincine ulaşacaksınız.

Konuşurken, herkes için, herkese açık, yanlışlanmaya açık konuşacaksınız.

Emek, ihtimam, özen gösteren insan daha fazla sadakat görecek diye bir şey yok. Yaptığını, yapılması gereken olduğu için yapacak.

Bir insanın sadakat beklemesi, sadık davranması, karşısındakini nerede bulabileceğine emin olması, söylediğini kasteden, kastettiğini söyleyen insanlarla haşır neşir olması kişilikliliğin toplumunda yaşayışa da işaret.

İnsan sadıktır. İnsan oluş, sadık oluştur. Konuşmada, anlaşmada, dayanışmada "hesaba katılan" hep "sözünde duruş"tur.

İnsan, olmuş bitmiş değildir, olmakta bitmektedir,
İnsan oluşta utopik olanla, gerçekleştirdiğimiz/hayata geçirdiğimiz arasındaki farkedilebilir fark medeniyete ölçülürlük yazmaya çalışanları düşündürebilmeliydi.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Aşk'ı Toprağa Verdiğimiz Gün


Bahçesinde gül yetiştirenlerin işidir gül alıp vermek. Bir dalını, "kaned"ini, alınterini, bahçe içindeki ve dışındaki hayatı, hayat akışını, hayat parçasını kendi elleriyle kundaklayıp uzatmak. Ürkerek. Ürpererek. Gururla. Meraklısına, selamlıyanına, komşusu olacağa. Yeni doğmuş evladını, henüz çilesiz süt kokusunu. Emaneti bilene. Emaneti bileceğe.

Ne gül kokusu bizim. Ne de gül. Itır, yaprak, dal? Bize. Bizde. Bizden önce. Bizden sonra.

Ne bahçe'nin sahibiyiz, ne de o bahçe bizsiz bahçe. Kim kime emanet, kimbilir?

Aşkı gömdük. Aşıklar yetiştiren kültüre kıç döndük. Esnaf sevindiriyoruz. Seviyeli birliktelikleri, sıradanlıkları, "kaynanam olur musun"larımızı gül ve çukulata kokusuna sarıyoruz.

Esnaf da bizim. Esnaflık da. Gül bahçelerine dikilen apartımanlar da.

Çölünü elinden aldık Aşık'ın, ama, aşık, her yer çöl, her yer çöldü der durur: Siz nerdesiniz? Siz neredensiniz?

O gezineceği çileyi, kaybolacağı yolu bulur, biz keseceğimiz yolu dahi bulamayız artık.

Aşık aşkta kayıp, dünya ufuksuzluğumuzda. Döneceği, kendi halinde bırakacağı huzurlu ya da huzursuz çorba yok artık. Dünya çalıdan da olsa ev değil.

Dünyaya dönüş, eve ya da evsizliğe dönüş değil, hakikate dönüş idi. Yol var, ama dönüşü yok, çıkışı yok. Gittiğinde de döndüğünde de kayıp olanın gidişi de dönüşü de kayıp. Hep yol, hep yol. Hakikatiyle çarpışamayan aşık, dünya hakikatini dünyaya yansıtamayan aşık.

Dönen bir eleştiri, bir hatırlatma, soru olarak dönmüyor. İçimizdeki ve dışımızdaki hayalet, kayıp, görünmez O artık, baştan sona.

Hakikat Sahibi olmak, Hakikatin Sahibi olmak değil, geçiciliğine, şahadetine, didinmene çırpınmana, kendi halinde oluşuna, göz ucuyla da olsa sahip çıkmalarına dön ey Göremeyen, Şahit Olamayan İnsan dese bir ses, hiç bir zaman için sıradan olmamış sıradanlıklarımıza döner miyiz?

İşimizde gücümüzde, ama tutkun aşıklar yanı başımızda. Bizim yerimize de, bizim için de.

6 Haziran 2008 Cuma

Aşk ve Yalnızlık

Aşk eninde sonunda yalnızlık gibi görünüyor dediklerinize de bakarsak?

Olur mu? Aşk bir insandan. Kollektif bir eylem değil ki. Yani hem kendimize kavuşmanın, hem başkalarını görmenin, onların bize bakışını anlamaya çalışmanın yurdunda yaşayış. Aşkta yanılsama yok mu? Var. Aşkın duvarlara çarpanı, yol keseni yok mu? Var. Ancak aşkın aşk olmaktan çıkması ile ilgili bunlar. Aşkın kültürü, tavrı, duruşu, terbiyesinin noksanlığı.

Üç dört senede aşkın bittiğini okuyoruz, evliliklerde, sonra dostluğa dönüşüyor, yalnız yaşanan yalnız bırakan bir iş. Ne diyorsunuz?

Derin bir nefes alıyorum önce. Aşk "bir kimya" imiş. İstatistikler, biyokimyacılar şunu bunu diyormuş. Sonra dostluğa, alışkanlığa dönüşüyormuş. Bunu diyenler kimler? Konformistler. Hiç aşık olmuşlar mı. Köpekler gibi ulumuşlar mı? Sevilmeye layık olmadığı düşünülen bir insan için, aşksız bir insan için bile neleri var neleri yok köpeklerin önüne atmışlar mı? Derisiz dolaşmışlar mı? Karşı tarafın gözünün içine bakmışlar mı? Yataklarından ömür boyu sevdiklerinin adını sayıklayarak kalkmışlar mı?

Bunlar çekim duyabiliyorlar atraksiyon yani. Beğenebiliyorlar, birbirlerine bazı özellikler yazabiliyorlar. Ama birbirlerinin gözünün içine bakmıyorlar. Bir insanı tanımak, bilmek, ne yapabileceğini kestirebilmek, ne düşündüğünü sezebilmek, söylemeden anlayabilmek, anladığını söylediğine tercih etmemek, kafa karışıklığıyla yaşamak yorucu da olsa, ne müthiş bir şey. Anlamak, sözüne saygı. Anlamak ne olduğu, söylediği ne olacağı ile ilgili, bu gerilimde nasıl olacağının derdinden bakabilmek. Bir insanın ne olduğu ile projesi yani ne olmak istediği arasında at koşturabilmek, takılıp kalabilmek, bunalabilmek bu insanların işi mi?

Rahatlar. Çizgili pijamaları ve terlikleri ya da pijamasız ve terliksiz dergi okuyucusu kılıkları bizi şaşırtmasın. Rahatlar. Kalıplarını yaşıyorlar. Gelenekçi ya da geleneksizler kendilerince ama aynı gelenekten, gelenekselliktenler. Aşık, hayat dünyasının, kültürünün, terbiyenin derinliklerinin, inceliklerin dünyasının, özgürlüğün ve sorumluluğun, boyun eğmezliğin ve boyun eğmişliğin, yolda oluşun, kalıpsızlığın, açık ufkun insanı.

Kalıplar kötü mü? Hayır. O sayede tek başımıza yapamayacağımızı yapıyor, bulamayacağımızı buluyoruz. Bulunca da bunuyoruz o ayrı. Herkes ufka açılsa, dünya dünyalıktan çıkar. Stabil olanda, gezinenin çekirdeği var, desteği var. Gezinende hayatı stabilize edici irfan deneyim, hayatla sınama hayatta sınama var. Kalıpla yaşayanlar da hayatsız deneyimsiz değil. Ancak her deneyim de sonuna kadar deneyim değil. Aşık çizgiyi biraz daha aşıyor. Ama bir alanda konformist olanın başka bir alandaki tecrübesine yaklaşamayabiliyor da. Yani ne birisi herşey, ne de ötekisi hiçbirşey.

Aşkta bir heder edici, yalnız bırakıcı, çökertici yan yok mu?

Aşkta evet bir keder, bir melankoliye dönüşebilecek yan, bir saplantısallık var elbette. Çaresi? İnsanın bütünlüğü. Terbiyeden geçmişliği. sorumluluğu inceliği.

Kültürlü oluş kapıp koparma, ukalalık, lafazanlık, malumatfüruşluk değil. Hayata, hayatına incelikle hakim olma işi, attan her daim düşebilecek usta bir binici kadar. Kültürlü oluş, insan oluş! İnsan olmayana kültürlü demek arif ve maarif kavramlarını yakmaktır. Şimdilerde ukalâlara, çakallara, asalaklara, ömür boyu çalışmamışlara, acımasızlara yetişmiş, kültürlü insan diyorlar. Yeni üniversite idealimiz bu ve kültüre kontra gidiyor! Sömürge okulları mı kurduk, kuruyoruz 12 eylülden bu yana? Aşık insan yarım insansa aşk ne yapsın? İnsan bir bütündür. Her yanı aynı anda gelişmez. Bir yanı bazan öbür yanlarını körleştirir, ya da ileri çeker. Evet insan hayatında bir ilerleme, gelişme söz konusu, bunu bireysel hayatta hemen gösterebiliyoruz. Toplumsal hayatta var mı başka bir konu, ileride ele alırız.

Ancak yarım insan zaten yarım kalmaya da niyetli insan. Aşık olamayan insan, karşı tarafı düşünemeyen insan, bütünleşemeyen, kendini tamamlayamayan insan da. Bu konformist tavır değil. Vahşet. Hayatı deney haline getirmişlik, ama deneyden öğrenemezlik. Kitapları, eserleri kutsama, onları yazanları ise yakma işi. Bir yağma.

Bir yağma estetiği, iğrencin kabanın estetiği. aşkın topşumsallaştırıcılığına, yumuşaklığına, tevazudan bakışına aykırı. Üstelik monologcu, sosyalizasyona cahil ve halk düşmanı.

Yani aşık olarak kurtulacağız?

Şaka yapmıyoruz, öyle demesek de. Aşksızlık, komşusuzluk, başkasızlık bir dert, adeta son vebamız!

Diyorum ki, başkasını anlayarak bize bakışını anlayarak, kendimizi buluyoruz. (Anlama nedir ne kadardır sorunlaştırmayalım hemen). Aşık'ın duruşunda temel bir insani özellik var dikkat edelim. Yarım insanın, ukalanın, bay bayan imajların aşkı ukala, hava atma aşkı, fetihçilik, avını gösterme işi.. Aşkta ukalalık olmaz. Aşk tevazu işi. Önünde eğilme işi. Buna mı aşık oldun denilebileceğe karşı bile öyle. Maşuk av değil. Maşuk başkalarına ganimet olarak anlatılmak için edinilmez kapılmaz. Önünde eğilirsin. İsyan edersin. Çeker gidersin. Kendisi için istediğinden asla azını istemezsin, önermezsin. Kendisinde bulduğundan azını bulmazsın.

Esir almaz, hapsetmez, ama lakayt da kalmaz aşık. Aşık bazan kafayı yer, halıyı, çayırı ısırır, aşksızdan daha çılgındır belki ama, çılgınlığı aklıbaşında bir çılgınlık, ahl3aklı bir çılgınlık, ölüçülülüğün, had hududun çılgınlığıdır.

Had hudut aşılmaz mı hiç Efendim?

Bazan, bazı şeyler, mantığının sonuna kadar götürülür. Götüren, sınırları aşmanın ustasıdır, derisini de riske atar, riskini de. Usta değilse, insanlıkta tecrübeli değilse, en deli haline bile insanlığı sindirememişse, yine de yumuşak huylu bir yanı hakim olursa iyi meczup olur halk indinde korunur, değilse taşlanarak sürülür. Bu iş böyle, inancı bile sonuna kadar götürürsen, akıl gibi, bilim gibi, neyi sınırlarına taşırsan, taşlanma ihtimali doğar. Denge ve orta nokta her alanda kolay tutturulmaz. Anlaşılır söylemek içinse anlamaya başlamak lazım, bu kısmı da retorik, sanıldığından ciddi iş.

Aşk, yalnızların işi başka bir anlamında ama?

Evet, bireylerin işi en derin anlamında. Kaçışın değil, olacağını olmuşluğun, atılacağı atarlığın alanında. Oluş içinde, ama yok oluş içinde de.

Ancak, aşk yalnızlaştırıcı değil, başkasını açıcı. Aşık yalnız kalsa da, yalnız kalan bir öncü. Bir sınır nöbetçisi. Bir mayınlı tarla kuzusu.

Aşık üç dört senede usanmaz, uslanmaz diyorsunuz.

Diyorum ki, aşık, üç dört senede aşık bile olamaz. terbiye ömür boyu sürer. Aşkın terbiyesi ne çetindir. insanlık dahi insanı insanlıktan çıkarır, çivilerini çıkarır, ama yerine de oturtur. İnsan oluş, adam gibi adam, hatun gibi hatun oluş zaman ister, emek ister, didinme ister, mangal yürek ister ve de aşk ister. Aşk yolu bile aşksız olmaz. Aşkın kıvılcımı çakacak gözünüzde.

Aşkın metafiziğine doğru mu gidiyoruz?

Hayır, edebiyatına, kültürüne, geleneğine, lafzına, hakikatine. Söylediklerimiz ontolojikten çok ontik olanın alanında olabilirdi, emin değilim, çünkü, ben başka bir yerden temellendiriyorum. Bir bilinmeyenden. Herkesin bildiği yani: Geleneğimiz! İşin başındayız. Analitik olarak yerleştirme sonraki iş.

Son bir soru, İlahi aşk dışında bir devamlılık görülmemekte iken siz hepsine devamlılık yazıyorsunuz.

Şimdi bazıları ilahî aşkı da insanî aşka uyduruyorlar. Naz şu bu gibi kavramlar. Bazıları gerçekten yerinde ve güzel kullanılmış bir diyeceğim yok. Ancak sadece edebî sanatların devrede olduğunu, mecazî okumasını bilmek kaydıyla. Ben tersine diyorum ki, manevisinde de manevi olmayanında da aşk karşısındakine öncelik veriştir. Bunu başka söyleyenler de var, vardır, ilk ben değilim, olamam. Ancak evet, bu konudaki iddiasallığı çıkarabiliyorum ya da çıkarsayabiliyorum, iddiam büyük görünüyor bazan yani iddalı görünüyor iddiam, oysa hayat dünyamızı okumak yeterli. Bu anlayış zaten var, tasnif et, eleştir üzerinde düşün. Düşünmek ille de bu değil, bunu bir yöntem olarak sunmuyorum. Aşık, yoldadır. İhtimamın yolunda, karşısındakini okumanın dinlemenin anlamanın yolunda. Dinleyerek bakar. Bakarak da dinleyebilir. Görmeyebilir de. Görülmeyeni de farkedebilir. Başka bir dikkatin hayatı(ndayız).

Aşıklık tek yanlılık da oluşturabilir. Bunlar mevzumuz değil. Burada aşkın aşık'ı içe çekebileceğini reddetmiyorum. Ama dışa açık olmamanın sonucu değildir, çekilme. Tartışmaya çalışalım fırsat buldukça.